REKLAM ALANI

Amumu - Hikayesi

avatar BeyDesigN
Aktif Üye
462
#1
Yorumu Paylaş

Tamah ve Gözyaşları
''Tanrılar çok öfkelenmişti ve yeryüzünü sarstılar. Çatırdayan toprakta yarıklar açıldı'' dedi ihtiyar Khaldun, keskin yüz hatlarını aydınlatan ateşin ışığında. ''İşte bu yarıklardan birinin içine macera ateşiyle yanıp tutuşan genç bir adam daldı. Bir açıklık buldu; bu, Çakal bilir ne zamandır saklı kalmış bir yeraltı mezarının girişiydi. Adamın evde doyuracak çocukları ve mutlu etmesi gereken bir karısı vardı. Bu yüzden karşısına çıkan bu fırsatı değerlendirmek için gözünü karartıp içeri girdi.''
Çoluk çocuk, genci yaşlısıyla herkes ihtiyar adamın anlattığı hikâyeyi dinlemek için toplanmıştı. Hepsi perişan hâldeydi. O gün çok yol kat etmişlerdi ve Shurima güneşi acımasızdı ama Khaldun'un nadiren anlattığı hikâyelerin de tadına doyum olmuyordu doğrusu. Gecenin ayazından korunmak için pelerinlerine iyice sarınıp ihtiyar adama doğru sokulmuşlardı.
''Yeraltı mezarının içindeki serinlik, dışarıdaki kavurucu havadan sonra iyi gelmişti. Genç adam bir meşale yaktı. Meşalenin ışığıyla belirginleşen gölgeler, adamın önünde adeta dans ediyordu. Olası tuzaklara karşı temkinli adımlar atmaya başladı genç adam. Fakir olabilirdi ama kesinlikle ahmak değildi.
İçerideki dümdüz obsidiyen duvarlara kadim kabartma yazı ve resimler işlenmişti. Gerçi okuması yoktu; sonuçta o basit bir adamdı, ama yine de resimleri incelemekten geri kalmadı.
Hizmetkârların taşıdığı bir güneş kursunun üzerine bağdaş kurup oturmuş, gülümsemesiyle insanın içini aydınlatan bir çocuk prens gördü. Önünde hazinelerle dolu sandıklar serilmişti; biraz ötedeyse sandıkları getiren ve saygıyla eğilip selam duran, tuhaf kıyafetli elçiler görünüyordu.
Başka bir kabartmadaysa halkının arasında yürüyen çocuk prensin yine ışık saçan güler yüzü tasvir ediliyordu. Tebaası, prenslerinin önünde yere kapanmıştı. Çocuğun tacı, özenle şekil verilmiş güneş ışınları saçıyordu.

Kabartma resimlerden birinin önünde som altından bir heykelcik duruyordu. Sadece bu heykelin ederi bile genç adamın on ömür boyu çalışıp kazanabileceğinden fazla görünüyordu. Adam heykeli aldığı gibi heybesine attı.
Oyalanmaya hiç niyeti yoktu. Başkalarının da buraya gelmesinin fazla sürmeyeceğinin farkındaydı. Geldikleri zaman burada olmak istemiyordu. Tamahkârlık en muhteşem insanların bile gözünü kör edebilen bir şeydi; genç adam gelenlerin bu altın heykel ve yeraltı mezarının derinlerindeki başka hazineler uğruna gözlerini bile kırpmadan kanını akıtabileceklerini biliyordu. Gelgelelim genç adamın pek çok kusuru olsa da hırs bunlardan biri değildi. Bu yüzden daha da ilerlemeye gerek görmedi. Derinlerde saklı diğer hazineler varsın başkasının olsundu.
Yeraltı mezarından çıkmadan önce gözü son bir kabartma resme takıldı. Prens ölmüştü ve boylu boyunca bir kaidenin üzerinde yatıyordu. Çevresini saranlar yas tutuyordu... ama arka tarafta kutlama yapan insanlar görünüyordu. Bu çocuk prens çok mu seviliyordu yoksa zorbanın teki miydi? Anlamanın imkânı yoktu.
Ansızın karanlığın içinden, tüylerini diken diken eden bir ses duydu genç adam.

Meşalesini önünde tutup fal taşı gibi gözlerle etrafına bakındı... Koca bir hiç.
'Kim var orada?' diye seslendi. Aldığı tek karşılık, sessizlik oldu.
Genç adam başını salladı. 'Rüzgârın sesi işte, sersem şey' diye geçirdi aklından. 'Sadece rüzgârın sesi...'
Sonra ses yeniden yankılandı; bu defa daha net geliyordu. Yeraltı mezarının derinlerine uzanan karanlıkta bir çocuk ağlıyordu.
Başka yerde duymuş olsa, babalık içgüdüsüyle sese doğru koşardı ama bu yeraltı mezarının karanlığında?
İçinden bir ses, var gücüyle kaçmasını söylüyordu... ama genç adam kaçmadı. Ağlamaklı hıçkırık sesleri yüreğini dağlıyordu. Her hıçkırık öylesine acı, öylesine keder doluydu ki...
Bu yeraltı mezarının başka bir girişi daha olabilir miydi acaba? Yoksa küçük bir çocuk bir şekilde buraya düşüp yolunu mu kaybetmişti?
Meşalesini iyice kaldırıp ilerlemeye başladı genç adam. Ağlama sesi karanlığın içinde belli belirsiz yankılanmaya devam ediyordu.
Sonunda genç adam geniş bir salona vardı; salonun zemini kapkara bir ayna gibiydi. Duvarları süsleyen mücevherler ve salonu dolduran altın yadigârlar soluk ışıkta ona göz kırpıyordu. Salona girmek için temkinli bir adım attı genç adam.
Topuğu yüzeyle temas eder etmez bütün zemine halkalar hâlinde dalgacıklar yayıldı ve genç adam ani bir refleksle ayağını geri çekti. Su. Bu salonun zemini ayna gibi bir obsidiyenden falan yapılmamıştı; sadece suyla kaplıydı.
Diz çöküp bir avuç su aldı ve dudaklarına yaklaştırdı genç adam. Diline temas etmesiyle suyu tükürmesi bir oldu. Su tuzluydu! Shurima'nın göbeğinde, en yakın denizden fersahlarca uzakta böyle bir şey nasıl olabilirdi?
Çocuğun ağlayışını bir kez daha duydu genç adam; ses bu defa daha yakından geliyordu.
Tam meşalesini kaldırıp önüne doğrultmuştu ki ışığın ulaştığı son noktanın az ötesinde bir karaltı fark etti. Karaltı, sırtını adama dönüp çömelmiş bir çocuğun şeklini andırıyordu.
Adam temkinli bir adımla salona girdi. Zemini kaplayan su pek de derin sayılmazdı. Ensesindeki bütün tüyler diken diken olmuştu; korkudan nefesi kesiliyordu ama adam dönüp kaçmamak için direndi.
'Kayıp mı oldun?' diye sordu, karaltıya yaklaşırken. 'Buraya nasıl geldin?'
Karaltı adama doğru dönmedi... ama nihayet konuştu.
'Ben... Ben hatırlamıyorum' dedi. Karaltıdan gelen ses, genç adamın etrafında adeta yüzüyor, duvarlardan yankılanıyordu. Çocuk eski bir aksanla konuşuyordu. Kullandığı kelimeler kulağa bir tuhaf geliyordu... ama anlaşılıyorlardı. 'Kim olduğumu hatırlamıyorum.'
'Sakin ol, ufaklık' dedi adam. 'Her şey yoluna girecek.'
Adam biraz daha yaklaşınca karaltının ayrıntıları belirginleşmeye başladı ve adamın gözleri bir anda yuvalarından uğradı.
Karşısındaki şekil, akikten oyulmuş bir tanrı heykelinden başka bir şey değildi. Ne duyduğu hıçkırıklar ne de çocuk sesi bu heykelden gelmiş olabilirdi.
Tam bunları aklından geçirirken minicik, kupkuru bir el adamı yakaladı.''
Dinleyicilerin en küçüğü heyecan içinde nefesini tuttu, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Öteki çocuklar kahkahayı bastı ama korkmamış numarası yaptıkları her hâllerinden belliydi. İhtiyar Khaldun, altın dişini ateşin ışığında parıldatarak sırıttı. Sonra hikâyesine devam etti.
''Genç adam bakışlarını aşağı çevirdi. Minik prensin ketenler sarılı cesedi, burnunun dibinde duruyordu. Suratının tamamı defin sargılarıyla kaplı olmasına rağmen, canı çekilmiş çocuğun göz yuvalarından donuk, hayaletimsi bir ışık yayılıyordu. Ceset çocuk, adamın elini tuttu.
'Arkadaş olalım mı?' diye sordu çocuk, sargıların altından boğuk gelen bir sesle.
Adam elini çocuğunkinden kurtardığı gibi geriye sıçradı. Genç adam koluna baktığında içini bir dehşet kapladı; gözlerinin önünde elindeki kan çekiliyor, eli morarıp kuruyordu. Elini mahveden duygu, kolundan yukarı tırmanmaya başladı.
Dehşete yenik düşen adam arkasına bile bakmadan kaçmaya koyuldu. Genç adam, o korku ve telaş arasında meşalesini düşürdü. Gözyaşı gölüne düşen meşale tıslayarak söndü ve yeraltı mezarına bir karanlık çöktü. Yine de gün ışığının çıkışta oluşturduğu aydınlığı ayırt edebiliyordu genç adam. Kolundan yukarı doğru sinsice tırmanan ölüm dalgasına aldırmadan düşe kalka aydınlığa doğru koştu.
Ölü çocuğun kendisini her an yakalayabileceği korkusuyla kalbi gümbür gümbür atıyordu... ama öyle bir şey olmadı. Sanki bir sonsuzluk denizine düşmüştü ve asırlardır koşuyordu... Oysa gerçekte göz açıp kapayıncaya kadar karanlıktan fırlamış ve kendini yeniden çöl sıcağında bulmuştu genç adam.
Arkasından 'Özür dilerim' diye yankılanan hüzünlü bir ses duydu. 'İsteyerek olmadı.'
İşte böylece Amumu'nun Mezarı toprağın altından çıkmış oldu'' dedi ihtiyar Khaldun. 'İşte ölümden dönen çocuk dünyamıza böyle salıverildi.''
Kısa bir sessizliğin ardından ''Ama Amumu gerçek değil ki! Bunu bilmeyen yok!'' diye çıkıştı çocukların en büyüğü.
''Amumu gerçek bir kere!'' dedi en küçükleri. ''Kendine bir arkadaş bulmak için dolaşıp duruyor!''
''Gerçek ama çocuk değil'' dedi bir başkası. ''Amumu bir yordle!''
Khaldun güldü ve eğri büğrü bir bastondan destek alarak ayağa kalktı.
''Ben yaşlı bir adamım ve yarın gidecek çok yolumuz var' dedi. ''Yatmak için geç bile kaldım.''
Onu dinleyenler yavaş yavaş dağılmaya başladı; yüzleri gülüyor, fısıldaşarak huzurla sohbet ediyorlardı ama çocuklardan biri yerinden kımıldamamıştı bile. Minik kız gözlerini dikmiş, Khaldun'a bakıyordu.
''Dede' dedi sonunda. ''Sen kolunu nasıl kaybetmiştin?''
İhtiyar Khaldun mintanının, savrulmasın diye omzuna iğnelediği boş koluna baktı, sonra da küçük kıza hınzır bir gülücük attı.
Göz kırparak ''İyi geceler, küçüğüm'' dedi sadece.
deneme
Aktif Üye

Konuda Ara

0 Yorum


Konuyu Okuyanlar: